İsviçre tarihi yol ayrımında
Dünya

İsviçre tarihi yol ayrımında

İsviçre, 14 Haziran’da ülke nüfusunun 2050 yılına kadar 10 milyonu aşmamasını hedefleyen “Keine 10-Millionen-Schweiz – Nachhaltigkeitsinitiative” adlı halk oylamasına gidiyor.

Yazar: Haber Merkezi08.06.2026

İsviçre, 14 Haziran’da tarihinin en önemli halk oylamalarından birine gidiyor. Halk oylamasına sunulan “Keine 10-Millionen-Schweiz- Nachhaltigkeitsinitiative” (10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır- Sürdürülebilirlik Girişimi), ülke nüfusunun 2050 yılına kadar 10 milyonu aşmamasını hedefliyor. İlk etapta yalnızca bir nüfus planlaması önerisi gibi görünen girişim, esasında İsviçre’nin gelecekte nasıl bir ülke olmak istediğine ilişkin daha derin bir tartışmanın merkezinde yer alıyor.

Son yıllarda, özellikle 2002 yılında serbest dolaşım anlaşmasının yürürlüğe gitmesiyle birlikte İsviçre’nin nüfusu hızlı bir şekilde arttı. Ülkenin ekonomik başarısı, yüksek yaşam standartları ve güçlü iş piyasası, Avrupa’nın ve dünyanın farklı bölgelerinden gelen insanlar için cazip bir ortam oluşturdu. Ancak bu büyüme beraberinde bazı sorunları da getirdi. Özellikle büyük şehirlerde konut bulmak zorlaştı, kira fiyatları yükseldi ve ulaşım altyapısı üzerindeki baskı arttı.

**SAĞ PARTİLERİN YÜKSELİŞİ VE REFERANDUM

**

Doğrudan demokrasinin uygulandığı ülkede hızla artan göç baskısı, Avrupa genelinde de etkisini göstererek göçmen karşıtlığının ve sağ milliyetçi partilerin yükselmesine neden oldu. 2023 yılında yapılan son genel seçimlerde, göç, sığınmacılar ve nüfus artışını temel gündemine alan sağcı İsviçre Halk Partisi (SVP), 200 sandalyeli İsviçre Federal Meclisinde yüzde 28 oy oranıyla birinci parti oldu ve 62 sandalye kazandı. Böylece sağcı merkez partiler hem Federal Meclis’te hem de Eyalet Konseyi’nde bariz bir üstünlüğe sahip oldu.

“10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır” girişimi de bu siyasi iklimin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Kampanyayı yürütenlere göre İsviçre’nin sınırlı coğrafi yapısı ve doğal kaynakları, sürekli artan nüfusu taşıyamayacak noktaya yaklaşıyor. Artan nüfusun daha fazla konut, daha fazla yol, daha fazla enerji ve daha fazla kamu hizmeti talep ettiği gerçeği göz önüne alındığında, nüfus artışının kontrol altına alınması gerektiği savunuluyor.

MUHALİFLER: EKONOMİ GÖÇMEN EMEĞİNE DAYANIYOR

Bu girişime muhalif kesimler ise İsviçre ekonomisinin büyük ölçüde göçmen iş gücüne dayandığını hatırlatıyor. Hastanelerde çalışan sağlık personelinden mühendislik şirketlerine, inşaat sektöründen bilgi teknolojilerine kadar birçok alanda yabancı çalışanların önemli bir rol oynadığı belirtiliyor. İsviçre nüfusu yaşlandıkça ve doğum oranları düştükçe iş gücü açığının daha da büyümesinin beklendiği, bu nedenle göçün sert şekilde sınırlandırılmasının ekonomik büyümeyi yavaşlatabileceği ve sosyal güvenlik sistemleri üzerinde yeni baskılar oluşturabileceği ifade ediliyor.

İsviçre’deki siyasi parti, kurum temsilcileri ve gazeteciler, 14 Haziran’da yapılacak referandumu ajansımıza değerlendirdi.

SİNEM GÖKÇEN: GÖÇMENLER HEDEFTE

Sinem Gökcen

Sosyalist Parti (SP) Migrant (Göçmenler Birimi) Eşbaşkanı Sinem Gökçen, 2024 yılında bu göreve seçildi. Kürt olan Sinem Gökçe, 14 Haziran’da yapılacak referandumun İsviçre’de son yılların en kapsamlı oylamalarından biri olduğuna dikkat çekti.

2002 yılında serbest dolaşımın başlamasından bu yana nüfusun büyük ölçüde göç kaynaklı olarak yaklaşık 1,7 milyon arttığını belirten Sinem Gökçen, “Bu nüfus artışında kaç kişinin göç ettiği büyük ölçüde iş piyasasına bağlıdır. Ekonomi canlandığında şirketler yurt içinde yeterli iş gücü bulamaz. Hastaneler ve bakımevleri de dahil olmak üzere kamu kurumları, ihtiyaç duydukları uzman personeli sıklıkla AB ülkelerinden getirmektedir” dedi.

Sinem Gökçen, “Çünkü anayasaya yalnızca bir rakam yazmakla kalmıyor; aynı zamanda otomatik olarak insan haklarını aşındıran, aileleri parçalayan, ücret korumalarını yok eden ve İsviçre’nin AB ile ilişkilerini tehlikeye atan bir mekanizma başlatıyor. Üstelik doğrudan etkilenecek olan 2,5 milyon İsviçre pasaportu olmayan insan 14 Haziran’da oy kullanamıyor” diye belirtti.

Kampanyanın yürütücülerinin bu referandumu “sürdürülebilirliğin sağlanması” amacıyla yaptıklarını belirttiğini aktaran Sinem Gökçen, şöyle devam etti: “İsim masum görünüyor ama içeriği değil. Anayasaya yeni bir madde eklenmesi hedefleniyor: İsviçre’nin daimi nüfusu 2050 öncesinde 10 milyonu geçemeyecek. Kulağa uzak bir ihtimal gibi geliyor ancak nüfus 9 buçuk milyonu aşarsa Federal Konsey ve Parlamento önlem almak zorunda kalacak.

Bu önlemlerin başında özellikle iltica alanında ve aile birleşiminde kısıtlamalar öngörülüyor. Ayrıca Federal Konsey, mülteci olarak kimin tanınacağını daraltabilir ya da ‘mülteci kontenjanları’ getirebilir. Bu durumda, bugün bir savaş bölgesinden kaçıp İsviçre’de koruma arayan biri reddedilebilir.”

ANAYASA AİLELERİ KOPARIYOR

Referandum metninin göçmenleri hedef aldığını belirten Sinem Gökçen, aile birleşiminin açık biçimde sınırlandırılmak istendiğini söyledi. Sinem Gökçen, “Referandum metni, aile birleşimini önlem alınması gereken alanlar arasında açıkça sayıyor. İsviçre’de çalışan biri ister hemşire, ister inşaat işçisi, ister mühendis olsun; çocuklarını, eşini ve anne-babasını artık yanına alamayabilir. Aileler anayasa gereği birbirinden koparılıyor. O an itibarıyla geçici kabul statüsündeki kişiler (F statüsü) artık oturma izni, yerleşim izni, İsviçre vatandaşlığı veya başka herhangi bir kalma hakkı elde edemeyecek. Çoğunluğu savaş mültecilerinden oluşan bu insanlar, ülkeleri çok tehlikeli olduğu için sınır dışı edilemiyor ve ileride güvenceli bir statü kazanma umuduyla yaşıyor. Bu umut ortadan kalkacak” dedi.

'İSVİÇRE DÜNYADAN SOYUTLANIR'

Referandum metninin ciddi sorunlar barındırdığını vurgulayan Sinem Gökçen, nüfus hedefinin anayasal bir zorunluluk haline getirilmesinin İsviçre’yi uluslararası alanda yalnızlaştırabileceğini söyledi.

Sinem Gökçen, “Referandum metni, önlemlerin tam olarak nasıl uygulanacağını belirlemiyor. Bu bir esneklik gibi görünse de aslında duraklatma tuşu olmayan bir anayasal görev yaratıyor. Rakam düşmediği sürece sıkılaştırmaya devam edilmek zorunda kalınacak. Federal Konsey, nüfus artışına yol açtığı düşünülen uluslararası anlaşmaların yeniden müzakere edilmesini talep etmek zorunda kalacak. Bu kapsamda BM Göç Paktı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Cenevre Mülteci Sözleşmesi, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi ve BM Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi gibi temel metinler gündeme gelebilir” dedi.

Bu sözleşmelerin soyut belgeler olmadığını belirten Sinem Gökçen, “Bunlar herkesi koruyan temel güvencelerdir. Cenevre Mülteci Sözleşmesi, zulüm, işkence veya ölüm tehlikesi altındaki insanların geri gönderilmesini engelliyor. Sözleşmenin ortadan kalkması halinde İsviçre insanları doğrudan savaş bölgelerine geri gönderebilir” ifadelerini kullandı.

'AB İLE İKİLİ ANLAŞMALAR ÇÖKÜYOR'

Sinem Gökçen, nüfusun 10 milyon sınırını aşması halinde İsviçre’nin iki yıl içinde Avrupa Birliği ile serbest dolaşım anlaşmasını feshetmek zorunda kalacağını belirtti.

“Giyotin maddesi nedeniyle kamu ihaleleri, teknik ticaret engellerinin kaldırılması ve tarım ürünleri ticaretine ilişkin anlaşmalar da otomatik olarak düşecek” diyen Sinem Gökçen, süreci şöyle özetledi:

“Önce iltica ve aile birleşimi kısıtlanıyor. Sonra insan hakları sözleşmeleri yeniden müzakere ediliyor ya da feshediliyor. En sonunda da AB ile yapılan ikili anlaşmalar çöküyor.”

REFERANDUM ÇÖZÜM YERİNE GÜNAH KEÇİSİ ARIYOR

SVP ve referandum komitesinin konut sıkıntısı, yüksek kiralar, eğitim ve sağlık alanındaki sorunları göçmenlere bağladığını savunan Sinem Gökçen, Sosyalist Parti’nin referanduma karşı çıktığını söyledi. “SP bu referandumu üç temel nedenle reddediyor” diyen Sinem Gökçe, şöyle devam etti:

“Birincisi, bu referandum çalışanların haklarına saldırıdır. SGB, Unia ve Travail Suisse gibi sendikalar oybirliğiyle karşı çıkıyor. Referandum ücret korumalarına yönelik doğrudan bir saldırı niteliğinde. İkincisi, sorunların kaynağına değil en zayıf kesimlere yöneliyor. Yükü taşıyanlar yüksek maaşlı yabancı çalışanlar değil; bakım emekçileri, inşaat işçileri, savaş mültecileri ve aileler olacak. Üçüncüsü ise toplumsal uyumu zedeliyor. İsviçre’de yaşayan ve çalışan 2,5 milyon pasaport sahibi olmayan kişi vergi ödüyor, çocuk yetiştiriyor ve topluma katkı sunuyor. Ancak 14 Haziran’da oy kullanamıyorlar.”

Sinem Gökçen, referandumun kabul edilmesi halinde İsviçre’nin uluslararası kurumlarla ilişkilerinin zarar göreceğini belirterek, SECO’nun araştırmasına göre ikili anlaşmaların sona ermesi durumunda ülke ekonomisinin 2045 yılına kadar 500 milyar frankın üzerinde kayıp yaşayabileceğini söyledi.

ERBİL GÜNEŞ: REFERANDUM SADECE GÖÇ DEĞİL, İNSAN HAKLARI MESELESİ

Luzern Yeşiller Partisi Büyük Şehir Meclisi Üyesi Erbil Güneş ise referandumun yalnızca nüfus artışı ve göç politikalarıyla ilgili olmadığını, aynı zamanda insan hakları, toplumsal dayanışma ve İsviçre’nin gelecekte nasıl bir toplum olacağıyla ilgili bir karar niteliği taşıdığını söyledi.

Erbil Güneş, “Bu oylama önemli. Çünkü ayrımcı söylemlerin normalleşmesi ve toplumdaki kutuplaşmanın artması riskini taşıyor. İsviçre’nin en güçlü yanlarından biri farklı kökenlerden insanların birlikte yaşayabilmesidir. Referandumun sonucu yalnızca bugünü değil, ülkenin gelecekte nasıl bir yön izleyeceğini de etkileyecek” dedi.

REFERANDUM BÜYÜK RİSK YARATIR

Referandum metninin özellikle iltica politikaları, aile birleşimi, oturum ve yerleşim hakları ile vatandaşlığa kabul süreçlerini hedef aldığını belirten Erbil Güneş, bu alanlarda yapılacak kısıtlamaların temel hakları doğrudan etkileyeceğini söyledi.

“Özellikle çocuklar açısından bunun çok ciddi sonuçları olabilir. Aile birliğinin korunması ve güvenli bir yaşam hakkı çocukların en temel hakları arasındadır. Bu hakların siyasi hedefler uğruna sınırlandırılması büyük risk yaratır” diye konuştu.

AZINLIKLAR SORUNLARIN KAYNAĞI OLARAK İLAN EDİLİYOR

Erbil Güneş, girişimin destekçileri tarafından yüksek kiralar, trafik yoğunluğu ve altyapı sorunlarının göçle ilişkilendirildiğini belirterek, “Bu sorunların varlığını inkâr etmek mümkün değil. Ancak girişim, bu sorunların temel sorumlusu olarak göçmenleri ve azınlıkları gösteriyor. Böylece bazı toplumsal kesimler kolaylıkla ‘sorunun kaynağı’ ilan ediliyor” dedi.

YABANCI DÜŞMANLIĞI VAR

SVP’nin geçmişte de benzer referandum girişimlerinde bulunduğunu hatırlatan Erbil Güneş, “Eskiden söylemler çok daha açıktı. Bugün ise kendilerini sorunlara çözüm arayan bir yapı olarak sunuyorlar. Oysa bütün bunların altında yabancı düşmanlığı yatıyor. Bu nedenle referandumun kabul edilmemesi için yoğun çalışma yürütüyoruz” ifadelerini kullandı.

SERKAN DEMİREL: YABANCILAR TOPLUMUN PARÇASI OLARAK GÖRÜLMÜYOR

Gazeteci Serkan Demirel ise referandumun görünürde sürdürülebilirlik tartışması gibi sunulduğunu ancak gerçekte İsviçre’nin yabancılara bakışını ortaya koyduğunu belirtti.

Demirel, “Referandumu destekleyenler konut krizinden trafik yoğunluğuna kadar birçok sorunun sorumluluğunu göçmenlere yüklüyor. Böylece karmaşık sorunlar basit bir hedefe indirgeniyor. Yabancılar toplumun bir parçası değil, kontrol edilmesi gereken bir nüfus unsuru olarak görülüyor” dedi.

HER İKİ TARAF DA AYNI HATAYA DÜŞÜYOR

Referanduma karşı çıkan kesimlerin de zaman zaman yabancıları yalnızca ekonomik katkıları üzerinden değerlendirdiğini belirten Demirel, “Yabancılar ya sorun olarak ya da ekonomik kaynak olarak tanımlanıyor. Oysa mesele ne sadece göçü azaltmak ne de ekonominin ihtiyaçlarını karşılamaktır. Asıl soru, yıllardır bu ülkede yaşayan insanların gerçekten eşit bireyler olarak görülüp görülmediğidir” ifadelerini kullandı.

YABANCILAR BU ÜLKENİN SORUNU OLARAK GÖRÜLMEMELİ

Demirel, referanduma hangi siyasi gerekçeyle bakılırsa bakılsın karşı çıkılması gerektiğini belirterek, “Bir toplumun sorunlarına çözüm ararken belirli bir grubu hedef haline getirmek demokratik ve kapsayıcı bir gelecek inşa etmez. İnsanların değeri ekonomiye katkılarıyla ölçülemez. İsviçre’nin yapması gereken, yabancıları bir sorun olarak değil, bu ülkenin gerçeği ve ayrılmaz bir parçası olarak kabul etmektir” dedi.

RÜŞTÜ DEMİRKAYA: REFERANDUM DEMOGRAFİK SINIR TARTIŞMASININ ÖTESİNDE

İsviçre’de 14 Haziran’da oylanacak olan “10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır” referandumunun yalnızca demografik bir sınır meselesi olmadığını belirten Cenevre Üniversitesi Sosyoloji Doktora Öğrencisi ve gazeteci Rüştü Demirkaya, girişimin kabul edilmesi halinde İsviçre’nin Avrupa Birliği ile kurduğu serbest dolaşım ilişkisi, Schengen ve Dublin iş birliği, iş gücü piyasası ve mülteci politikalarının da doğrudan tartışmaya açılabileceğini söyledi.

İsviçre ekonomisinin sağlık, bakım, inşaat, hizmet, araştırma ve eğitim gibi birçok alanda göçmen emeğine dayandığını vurgulayan Demirkaya, “Bu gerçek ortadayken, konut krizinin, kira artışlarının veya kamu hizmetlerindeki baskının kaynağını göçmenlerde aramak politik olarak kolay, fakat toplumsal olarak tehlikeli bir yoldur” dedi.

Referandum girişimini savunan İsviçre Halk Partisi’nin (SVP/UDC) uzun yıllardır göçmenleri, mültecileri ve yabancıları toplumsal krizlerin temel nedeni olarak gösteren aşırı sağ popülist bir çizgi izlediğini ifade eden Demirkaya, şunları söyledi:

“Partinin sürekli benzer referandumları gündeme taşıması tesadüf değildir. SVP, doğrudan demokrasi mekanizmasını kullanarak göç, iltica, İslam, suç, ulusal egemenlik ve Avrupa karşıtlığı gibi başlıkları sürekli kamuoyunun merkezinde tutuyor. Böylece diğer partileri de çoğu zaman kendi sosyal ve ekonomik programlarını tartışmak yerine, SVP’nin kurduğu güvenlikçi ve göç karşıtı çerçeveye cevap vermeye zorluyor. Bu anlamda referandumlar yalnızca karar alma araçları değil, aynı zamanda siyasal dili sağa çeken mobilizasyon mekanizmaları haline geliyor.”

GÖÇMENLER NÜFUS YÜKÜ OLARAK KODLANIYOR

Referandumun Avrupa genelindeki aşırı sağ yükselişinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini belirten Demirkaya, Fransa, Almanya, Avusturya, İtalya ve Hollanda’da olduğu gibi İsviçre’de de göç, ulusal kimlik ve güvenlik meselelerinin aynı siyasal hatta birbirine bağlandığını ifade etti.

İsviçre’nin farkının bu tartışmaların doğrudan demokrasi mekanizmasıyla sık sık halk oylamasına taşınması olduğunu kaydeden Demirkaya, bunun demokratik katılım açısından önemli bir gelenek olmakla birlikte çoğunluk iradesiyle azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarının daraltılması riskini de beraberinde getirdiğini söyledi.

Girişimin İsviçre’nin insan hakları, tarafsızlık ve insani diplomasi geleneği açısından da ciddi bir uyarı niteliği taşıdığını vurgulayan Demirkaya, şöyle devam etti:

“Tarafsızlık yalnızca askeri ittifaklara mesafeli durmak anlamına gelmez. İsviçre’nin Cenevre Sözleşmeleriyle, mülteci hukuku geleneğiyle ve insani kurumlarla kurduğu tarihsel ilişki de bu ülkenin siyasal kimliğinin parçasıdır. Göçmenleri ve mültecileri bir ‘nüfus yükü’ olarak kodlayan bir yaklaşım, bu insani geleneği zayıflatır.”

AŞIRI SAĞ GERÇEK KRİZLERİ SAHTE DÜŞMANLAR YARATARAK KENDİ LEHİNE ÖRGÜTLÜYOR

Bu tür girişimlerin toplumda karşılık bulmasının yalnızca ırkçılıkla açıklanamayacağını belirten Demirkaya, İsviçre’de ciddi bir konut krizi, kira artışları, sağlık sisteminde baskı ve sınıfsal eşitsizlikler bulunduğunu ifade etti.

Aşırı sağın başarısının bu gerçek sorunlara yanlış ancak basit görünen cevaplar üretmesinden kaynaklandığını belirten Demirkaya, demokratik ve sol güçlerin yalnızca göç karşıtlığını teşhir etmekle yetinemeyeceğini söyledi.

Demirkaya, “Konut hakkı, kamu hizmetleri, ücretler, çalışma koşulları ve sosyal adalet ekseninde daha güçlü bir siyasal program üretmek zorundalar. Aksi halde aşırı sağ, gerçek krizleri sahte düşmanlar yaratarak kendi lehine örgütlemeye devam eder” dedi.

Son kamuoyu yoklamalarının referanduma yönelik “hayır” eğiliminin güçlendiğini gösterdiğini belirten Demirkaya, buna rağmen göç meselesinin İsviçre siyasetindeki mobilizasyon gücü nedeniyle girişimin kabul edilme ihtimalinin tamamen dışlanamayacağını ifade etti.

Referandumun sonucu ne olursa olsun İsviçre toplumunun geleceğine ilişkin önemli bir eşiğe işaret ettiğini vurgulayan Demirkaya, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ancak kabul edilse de edilmese de bu referandum, İsviçre toplumunun geleceğine dair önemli bir eşiği gösteriyor. Asıl soru şudur: İsviçre geleceğini hak temelli, çoğulcu ve sosyal adaletçi bir toplum olarak mı kuracak, yoksa krizlerini göçmenleri ve mültecileri dışlayarak yönetmeye çalışan kapalı ve güvenlikçi bir ülkeye mi dönüşecek?” dedi.

İsviçre tarihi yol ayrımında | BERXWEDAN NÛÇE